14 Mart 2009 Cumartesi

çıldıriciiiiğim kuzum

az önce isveççe sınavından eve girdim. kargalar bokunu yapmadan, hem de cumartesi sınac yapma fikrini ortaya atanın kafasına kafasına dışkılasınlar. şu isveççeyi öğrenmek için verdiğim mücadeleyi kendim de anlayabilmiş değilim. hayatımda iki kelam isveççe konuşacağım bir tane adam yok ki (pazarlama takım arkadaşımı saymazsak ki onunla da ingilizce iletişiyoruz majoooority den mütevellit). Hayır her kitabı açtığımda bu dili konuşan insan sayısının 9 milyon olduğu bilgisi ayyuka çıkıyor. hoş değil. ıııhh hiç hoş değil. jag vet inte för vad jag behöver tala svenska. adamlar ingilizce ne duydularsa onu almancayla karıştırıp, acayip bi şekilde yazmışlar (bkz: there /där, guest/gäst, hear/här, vs vs vs) hayır o değil de ööle yapacağınıza direk ingilizceyi alaydınız ya dil diye andavallar. sinir bastı laaaaaaan sabah sabah.

konuyla ilintisiz dip not: çok değil bir gün, saat ya da insan tarafından uyandırılmadan, sınırsız uyumak istiyor bu uyku çuvalı. neydik ne hallere düştük yarebbim. çıldıriciiğim.

1 Mart 2009 Pazar

gündem dışı maddeler

şimdi bütün bu sıraladıklarımın arkasına, kafamı başka tarafa doğru çevirmek suretiyle görmezden geldiğim bir kaç diğer maddeyi de eklemek gerekiyor sanırım. iki tane tokatı çaktım, dedim hop, bilader bi kendine gel. anlat bakalım sırala sıkıntılarını da gözün görsün.

-okul. evet dersler. girmeyi reddettiğim araştırma teknikleri ve 4 kişiyle nereye kadar hallolacak bilemediğim creative marketing projesi. çarşamba günü bir de teee helsinborg e gidilecek firma ziyaretine. derdi sıkıntısı olmayan firmaya çözüm üretelim istiyor andavallar.

-tezle ilgili beş tane falan kitap aldımkütüphaneden, daha da bir tanesinin kapağını çevirmedim. sonra bekle ki charlotta alsın seni kanadaya falan götürsün. hayalllerrr hayalllerr.

-bütçe. sıfır görmeme çeyrek kala annemlerle yaptığım her telefon görüşmesinde "param var" diyorum hala. sırayla birbirimize borçlanarak optimum yaşam düzeyini yakalamay çalışıyoruz. an itibariyle 600 kron içerdeyim. allah beterini gösterme yarabbim. çok acı çok. şu malları satsam da 3-5 elime bişey geçse. (hesapladım hepsini satsam 100 kron para belki kazanırım. be sefilim be :D)

-bugün soyunma odasında spor çıkışı özge ye çok benzeyen bir kız gördüm. bööle aynı onun patlıcan moru aktığı zamnki pembe kafası gibi. ten rengi gözler falan. işte 5 yaş genci ve incesi. durduk yere içime oturdu. ordan sineme ilkere derken en son lise yıllarına bağlandım. bağlantıyı da yol boyu koparamadım. eve gelince de kafamdaki beyaz telleri saymaya koyuldum. 3 taneler an itibariyle. bu saçları boyamayıp öze dönme işi iyi oldu diyordum tam. her an cayabilirim.

-ergün le iki kere iletiştik bu hafta işteşliği sorgulanacak şekilde. ilkini anlayamadım. olmamış gibi davrandım. ikincisi biraz daha lodos tadında oldu. anlayamıyorum falan diyecektim sonrasında. sonra anlaşılamamaktan müzdarip insanların, anlaşılmayan hareketler yapma eğilimlerinin olduğu gibi osuruk bir genellemeyle o geceyi geçiştirdim. son zamanlarda düşünmeme yönünde sağlıklı bir kaç gün geçirebilmiş ve artık onunla ilgili rüya da görmemeye başlamışken konuşmak, beynimde anıların itinayla saklandığı ve anılar gibi kendisini de sakladığım error tuşuna bastı. blocklarken yok yere bir daha vedalaşmak zorunda kaldım içimde. gidiş geliş ayrılış bok püsür falan derken bununla 4 etti. asıl canımı sıkanın vedalaşmanın kendisi olduğunu da anlamış oldum böylelikle. hiç vedalaşmak zorunda kalmadığın, varlığı hayatında süregelen insana, er ya da geç hissettiğin şey değişiyor dönüşüyor sanırım. ama giden gidiyorsa gerçekten, yok yere onu olduğu haliyle muhafaza etme derdine düşüyor beyin. bugün değil ama bir zaman normal bir diyaloğumuzun olabileceği bilgisi bişeyleri daha kolaylaştırırdı gibi geliyor. böylelikle olmadık karelerle hatırlanan bir efsaneye dönüşmek durumunda olmazdı. herneyse. bütün bu hikayenin sonrasında bir daha ergün'le vedalaşmak zorunda kalmamayı diliyorum. bu sonuncu da ağır bir yemek üzerine içilmiş sodadan sayılsın.

-bir de artık şu kış bitsin lütfen. bokunu çıkarmanın alemi yok.

gündem maddeleri

nereye ne yazayım, hangi dilde yazayım karmaşasından yazma disiplini dedikleri şeyi tamamen kaybetmiş bulunuyorum. öyle ki bir an mesela, yolda yürürken, koşarken ya da, saunada, ne biliyim derste (ama özlelikle bilgisayar erişiminin mümkün olmadığı anlarda) acayip yazasım geliyor. sonra eve gelip de binbir türlü teleşenin içine salıverince kendimi hoop kaçıyor bütün sıraladıklarım. ev, yeni evimiz, zamanın en hızlı aktığı yer oldu. insan iyi vakit geçirdiği yerde zamanın nasıl geçtiğini anlamazmış düz mantığından hareketle burda pek bir keyifli olduğumu söyleyebilirim. lakin bu keyif beraberinde olacağını beklediğim üretkenliği getirmedi. son birkaç gündür üretken(!) olmaya dair laneti bozma gayretimiz pek olumlu sonuçlar verdi ama hakkını da yemeyeyim. metin halinde yürürken dağıldığım için işte kendime düşülmüş gündem maddeleri:

-tekrar spora başladım bir kaç haftalık aradan sonra ve ödediğim halde katılmadığım sınıfların içinde hevesimi canlandıracak ki-balans derslerini yakaladım. koşmaya da devam ediyorum mütemadiyen ama söylenenin aksine hiç meditatif bulmuyorum koşu bandında harala gürele koşmayı allahın günü. 2.5 kilometreyi gördüğümde kendimi zor atıyorum banttan hatta. tek katlanılır tarafı koşu bantlarının göle doğru yerleştirilmiş olması. işte buz kütleleri, kuşlar falan. ne hoş ne hoş...

-sauna dünyanın en güzel birşeysi. bugün yayılmış gölü izlerken içerde dedim "life is beautiful".

-deniz küçük stüdyosunu tamamladı evin köşesinde. en son kayıt mikrofonunu da almasıyla alkol sonrası "neden müzik yapamıyoruuuzzz" zırıltılarım kesildi. yavaş yavaş başladık kaydetmeye. bir iş çıkar mı sonun da bilinmez ama tam şu anda 3 metre uzakta fiti fiti gitar kayıtlarını yaparken Deniz'i görmek bile şokella. Bir de bir tanesinin vokal line larını yazmaya koyuldum yanlışlıkla cranberries yaptım sanırım. ergenlikte hafızaya yaktığım bütün nameler dökülüyor efem ağzımdan durduramıyorum.

-dün ilk kez bütün arkadaşlarımız bizde toplandı. kızlarla önden zeytinyağlı sarma falan yaptık. küçük çaplı bir efsaneydi dün akşam. programdakilerle hep ayrı ayrı takılma fırsatı olmuştu ama bir araya geldiğimizde nasıl olur hiç kestiremiyordum. dışardan bakıldığında burda, bu programda neden olduklarını sorgulatacak kadar normal(!) gözüken canım insanların uygun koşullarda nasıl cacığa dönebildiğine şahit olduk. isveçe getirebildiğim kısıtlı ıvır zıvırla (poi, kazoo, güneş gözlükleri vs vs.) gaza gelen bu arkadaşları istanbuldaki evimde ağırlamak isterdim. sonucu tahmin bile edemiyorum.

-evdeki boş duvarı beyaz grafiti kağıdıyla kaplamaya ve önüne boya yığmaya karar verdik denizle. gelen giden resüm çiziktirir açılır dedik. şekiller renkler biriktikçe de bizim içimiz açılır.

-yemek yapma konusunda kendimi aştım. etli yaprak sarmasından zeytinyağlı dolmaya kadar 5.level ev hanımlarının maharetlerini sergileyebileceğim konuma gelmem için dışarda yemek yemenin insanın içinde çiçekler açtıracağı ülkeye gelmek gerekiyormuş meğer. ekmek ve pide de yapabiliyoruz an itibariyle. zeytinyağlılara can kurban.

-son bir haftadır güneş hemen her gün yüzünü gösteriyor sağolsun. ne zamandır neredeydin diye fazla sorup ürkütmek istemiyoruz. ööle sanki hep varmışçasına sevecenlikle karşıladık cümleten. biraz daha yüzümüze gülse de sahilde mangal yapsak. sucuk pişirsek. evet.

-kayak kaydığım için bütün board cu arkadaşlarımın arasında kendimi keko gibi hissetmeye başladım. bir de burdaki pisti beğenmez oldular. daha uzağıuna gidecek yerleri ağrıyor bütçemin. hatta oraya gidip ski pass alacak yerleri de ağrıyor ya iman gücü sağolsun. bir de jönköping belediyesine otobüs hizmetleri için teşekkür ederek pek tabi.. kaan borcuna karşılık colombiyalı bir herfinin boarduna el koymuş. benim boyuma göre. bir board ayakkabısı alıp boarda mı başlasam diyorum ama çok da götüm yemiyor öğrenecem diye yerlerde sürünen deniz'i gördükten sonra. demode falan demeden kayapa devam etmek lazım. bir de bizimkiler biran önce para gönderse...

-haftaya pazarda tezgahı olan bir adamla konuşup tr den getirdiğim mallar satma işini ayarlamaya çalışıcam. tez elden para kazanamazsam yeni yeni kendine gelen sosyal yaşantım elimde patlayabilir. seni seviyorum artık jönköping, allaaaasen bana yüz çevirme diyorum burdan.

-cuma günü hello saferide konserine gidebildik. para yok diye bilet alamadıydık. son dakkada denizin maaşı yatınca sevindirik olduk. şimdiye kadar hiç tecrübe etmediğim bir konser mantıkları var. bir tek ortaçgil konserlerinde görmüş idim böylesini. sanki gurubun evine misafirliğe gitmiş gibi olduk. en önden ikinci sırada ayağımızı bacağımızı uzatarak otururken hikayeler anlattılar şarkılarıyla bize. on numaraydı. bir de aradaki isveççe geyikleri anlayabilseydik... (isveççe demişken kesin kalıcam isveççe ikiden aha buraya yazıyorum. yazdım.=))

-nisan da tr de yim. trt e23 nisan ı bu sene izmir de düzenliyormuş. maksika gurubu için beni çağırdılar. düşündüm taşındım dedim neden olmasın, hem insanları görürüm, hem pratik olur, hem de mayıs kirasını çıkarırım. bir de lufthansada ucuz bilet bulunca biletleri almış bulundum. tabi tam o esnada artık ispanyolca konuşamadığımı fark edince bambaşka oldu olaylar. şimdi sabah akşam lydayı sıkıştırıp aptal aptal isoanyolca konuşmaya kasıyorum. dün gece rüyamda granada daydım ve birilerine graffitilerin olduğu duvarların nerede olduğunu tarif etmeye çalışıyordum. tam anlamıyla kan ter içinde uyandım kabus gibi. hazırlıkta falan hcoalarımız derdi ne zaman o dilde rüya görürsen öğrenmişin demektir diye. külliyen yalan bunu anlamış olduk.

-en güzel haberi de sona bırakıyorum :))) humble thumber yaptık. daha adam olmadı eyleşiyoruz ama heves körelmezse bir boka benzer tez zamanda işalla yüce rabbim amin.

en güzel not: hiç yerleşemem derken ve pis pis bakarken tipine isveç in, bugün köprüde durdum ve renklere baktım, kulağımda marching bands of manhattan vardı ve dedim bu fon müziğiyle böyle bir filmin içinde yaşadığım için mutluyum. yerleşiyorum... hollanda dan evim(!) in baharına dönmüş olacağım seneye de. altı bilinmeyenli bir denkleme değil. en nihayet altı ay sonra hoşbulduk isveç...

6 Şubat 2009 Cuma

bad news come first

For the last month, i wanted to write thousands of times about thousands of things. Even I planned for some of them very kind pictures to remember or fancy words to add. Now i need to take the note of this moment, now... It has been a looong looong time nobody, nothing, no bad news broke my heart in the way this did: Prof.Türkel Minibas has died. The beautiful one, the wise one, the one who has the capability of delivering hope via her eyes... This moment should be written here. Even if she didn't know me well or I couldn't either, she was one of these HUMAN who knows to be a HUMAN... She will be remembered...

28 Aralık 2008 Pazar

kardan mail

Ankara kadar soğuk bir yerden bir dost inbox a bir kartopu fırlattı bugün. (Ece Temelkuran yazmış..)

"Sıkıcı bir pazar. Soğuk bir pazar. Gri. Divana uzanıp battaniyeyi alıp camdan dışarı bakmak en iyisi. Yarı okur yarı okumaz, yarı uyur yarı uyumaz, siftine siftine, düşük şiddette bir sıkıcılık felci içinde yuvarlana yuvarlana...
Ne uzun bir pazar olur bu pazar, eğer düşünmeye başlarsan. Camdan gördüklerinin seni gönderdiği düşler ve fikirlerle uğraşmaya başlarsan. Başlama... Çünkü, insan hayatını görür bazen bu sıkıcı pazarlarda. Pazar günleri yapamadıklarının toplamı oluverir aniden.

Yan koltuk yolcusu

O otobüse binmeseydin o gün, gitmeseydin, bugün burada mı olacaktın? O garda, ziftli insanlar bavullarıyla karışık sana bakıyorlardı, herkes sana bakıyordu ve sen geri dönmeyeceğini düşünüyordun.
En doğrusu buydu... Otobüs geldi, bindin ve aldığın kararın ne kadar ağlamaklı, ne kadar dramatik olduğunun farkında olmayan hayat, yanına o ucuz trikosu ter kokan, şişman, çenesinde sakallar olan kadını koydu. Oysa onun peşinden gelmesini, geri dönebilmeyi, bundan sonra hep mutlu olmayı, onun hep mutsuz olmasını değil. Bir tek bunu dilemiştin. "Nen var hanım kızım?" diye sormayacak bir yan koltuk yolcusunu...
Oysa yanına oturdu o kadın ve ne yaptığını düşünemeden, doğru dürüst ağlayamadan, camdaki aksinin akan yolla akışına bakamadan bütün yolu bayağı bir sıkıntıyla geçirdin. Ve şimdi, yıllar sonrada bakınca aklında bir tek kadının çenesine bakmamaya çalışırkenki sıkıntın kaldı.
Oooof! Offffff! Dön öteki yana.

Ev bataklığı

O gün, o adamı orada affetmeseydin, zaten affedemeyeceğini kabul etseydin, bugün burada mı olacaktın? O korkunç gecede yanında değildi ve ondan sonra da olmasa da olurdu. 'Belki affederim zamanla' deyip kendini kandırmasaydın, o gece onun kucağında yatmak o kadar tatlı gelmeseydi, o uzun konuşmalardan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey olmayacakmış gibi televizyondaki bir diziyi seyretmeye başlamasaydınız, o içine battıkça ılıklaşan, ılıklaştıkça içine battığın ev gecelerinden birinde öfkenden vazgeçmeseydin...
Alsaydın çantanı çıksaydın, çat! Üşürdün biraz, ağlardın, birini arardın 'Evde misin? Müsait misin?', saçın başın yüzüne bulaşırdı yağmurda, sonra bir kaç gün acı çekerdin ve sonra bir kaç yıl daha...
Ooooof ki of! Dön beri tarafa.

Kalsaydın...

O ülkeden hiç dönmeseydin. Orada, eylemcilerle birlikte, gettolardan birinde kalsaydın. Hiç kimse olsaydın, hiç kimse olmaktan korkmasaydın, kaybolmaktan.
Akıp gitseydin. Seni merak ediverselerdi, peşinden geliverselerdi, bulamasalardı seni, ağlayıversinlerdi, ne olacaktı ki? Şimdiye kaç bin kere geçerdi öfkeleri. Herkes olup biteni unutmuş, sen yaşamış olurdun. Sanki bilmiyormuşsun gibi: Geriye bir tek hikaye kalır.
O savaşın ortasında kalsaydın, öteki şehrin meydanında. Berikinin hayatında, şurdakinin anılarında. Ne olurdu? Ne olurdu ve bu soruyu kendine daha kaç kere sorabilirsin? Daha kaç pazar kaldı geriye böyle geçirecebileceğin? Of!.. Of!.. Of!..
'Hayat yeniden kurulmaz, yakalanır'."

1 Aralık 2008 Pazartesi

"i think it's all about timing. i think timing is everything"

nate: stop listening to the static.
claire: what the fuck is that supposed to mean?
nate: everything in the world is like this transmission making its way across the dark...but everything; death, life, everything, it's all completely suffused with static. *makes static noise*, you know? but if you listen to the static too much it fucks you up.
claire: [pause] are you high?
nate: [pause, smiling] i am actually, yeah. i'm quite high.
claire: [smiling then laughing] you are?!

23 Kasım 2008 Pazar

the way leads a tight sleep

...should pass from two episodes and some more monologue. now everybody on earth can go to sleep...