16 Ağustos 2009 Pazar

...when in Rome

"si fueris Romae, Romano vivito more; si fueris alibi, vivito sicut ibi"

demiş St. Ambrose

meali;

"if you are in Rome, live in the Roman way; if you are elsewhere, live as they do there"

Deniz'in becayişim Meksikalı yeni ev arkadaşıyla konuşurken elli kez "..when in Rome" deyince dedik menşeine bakalım lafın da, soran olursa "kim demiş?" diye hık mık etmeyelim.




11 Ağustos 2009 Salı

Türkiye'den yurtdışına gelen öğrenci profili.....

.....deli ediyor beni deliii! diye şarkı yapacağız Deniz'le oturup tez zamanda. Olmaz arkadaş böyle birşey!
Nasıl seçiyorlar nasıl beceriyorlar da bu bilhassa ex-change gelen insanları adaptasyon özürlü, dışa açılım ruhu sıfır, geleneksel poaça tadında seçebiliyorlar anlayabilmiş değiliz.
Kiminin yurt dışında birşeyler deneyimlemeye dair en ufak bir hevesi yok, böyle birileri ite kaka yollamışcasına... Kimisinde insanın içini ekşiten bir arabesk, her daim vatan hasreti (saysan 2 ay olmamıştır çıkalı tr den ama tarhana görür rüyasında), kimisi anlaşılması mümkün olmayan geleneksel bir kafada, karma yurtda kalmak istemez, erkekle aynı banyoyu kullanmak istemez, kimisi Türkiye'de yapamadığı her boku yemek için akıl almaz bir kaşarlık sergileri tabu mabu allah ne verdiyse yıkar geçer kafasındaki hastalıklı batı fikri yüzünden, kiminin dünya dan haberi yoktur, bir google a okulun adını yazıp da aratmaktan falan acizdir....
Yani ne biliyim, yıllar var ki Portekiz örneklerinden beri şunu şöyle bağıra çağıra dile getirmek istemişimdir de bir türlü cesaret edememişimdir. İşte insanı hor görmemek lazım falan feşmekan diye. Ama yok yaw!
Herşeyden evvel nasyonalist tarafım gıcık oluyor benden bağımsız (varlığı benden bağımsız zaten o tarafımın, o sebepten gıcık olmasının önüne de geçemiyorum) Yani bu ex-change için gönderilen insanlar bir yerde burdaki Türkiye oluyor işte. bunu anlamak bu kadar zor mu. Ne alaka ki not ortalamasına bokuna püsürüne bakarak adam seçersin. Adamın gpa sinin 3.5 olması kazma olduğu gerçeğini değiştirir mi? Yani Deniz anlatıyor işte, hayatında iki kere Taksim'i görmeden İstanbul Üniversitesinde okuyan adamı yurt dışına yolladılar diye. O adamın ne deneyimleyip ne biriktireceğini, kimi nasıl temsil edeceğini hesaplayarak yola koyarsın?
Bu temsil işi de ex-change in özünde var işte. O şaşaalı international day ler bişeyler... Adam zaten safi Made in Turkey. Neyin özellikli olduğunu ayırt etme kabiliyetinden yoksun. O yüzden tabi ki kalkıp Mevlana'dan Efes'den Efsanelerden ülkenin geçirdiği tarihi süreçten bahsedecek değil. Açacak bir Tarkan, oynama şıkıdım şıkıdım, arkasından bir Sertab Erener "everyway that i can". Kabab is our food ACTUALLY and ayran is very delicious (burda actually ingilizce de eriştiği level a vurgu çekmek için.)
Oyhh neden böyle sosyal patladım? Şu sebepten: Biz geliyoruz tereley diye Tr den mesaj atan isnanlardan sadece bir (rakamla 1) tanesinin kafasının çalışması gerektiği şekilde ve gerektiği kadar çalıştığına kanaat getirdik cümleten.
(Onda da yanılıyor olabiliriz.)
Ha bütün bu mevzuyu küstahlık, burnu büyüklük olarak algılamak da mümkün. Doğrudur.
Çok da fifi!

26 Temmuz 2009 Pazar

neden böyle oluyor acaba neden?

zorda kaldığımda, evsiz kaldığımda, parasız kaldığımda, umutsuz kaldığımda ya da bööle bööle bişeyler olduğunda, içime adeta bir paris hilton bir lindsay lohan kaçıyor. gizli kokoşluğum ayyuka çıkıyor yani istemsizce. mütemadiyen tırnaklarımı törpülemek, ojelerimi değiştirmek istiyor, yağ bağladığıma hayıflanıp spor salonuna koşmak, saunada bayılana kadar yatmak falan istiyorum. misal şu anda saatlerce saçlarımı maşalamak istiyorum groningen de bir oda haberi çıkana kadar.
adeta tissskiniyorum kendimden. ilginç.

23 Temmuz 2009 Perşembe

home home sweet home

eve dönmenin güzelliği...
temmuz da kapalı hava ve yağışa rağmen jönköping de olmak omuzlarımı hafifletti. mutfağımı özlemişim en çok. bir heyecanla (ilk kez) yoğurt mayaladım (merakla bekliyorum neticeyi.)
eve geldiğimde deniz in hazırladığı mis gibi sarmısaklı norveç somonu karşıladı. göl kenarına yürüyüp ciğerlerime oksijen mideme de dondurma depoladım. her ne kadar jet-lag e tembelliğimin de eklenmesi sonucu mütemadiyen uykulu da olsam keyifliyim.
yarından tezi yok tekrar spor..

gezmenin en bir güzel tarafı eve döneceğini bilme hali sanırım. anladım ki şimdilik "ev" burası. yeni "ev" opsiyonları temalı bu sürecin sonunda en az burası kadar kendimi iyi hissettirecek bir yer bulabilmeyi umuyorum.

bir de eşşşşek olmasam da çalışsam.. çok çalışsam =/

hollanda ya son bir ay bir de. ve evet. hala ev(!) im yok..

13 Temmuz 2009 Pazartesi

time zone

şu bilgisayarın saati 6.00 gösteriyor. ona bakarak burda saatin 12, tr de saatin 7 olduğunu hesaplıyorum. inatla değiştirmedim. eksi altı/artı bir kafası oldu iki ay. tez zamanda (ağzıma sıçılmak suretiyle) düzelecek. artı bir güzelmiş hep öyle kalsın..

so you wanna be a superhero?

there's banging on the wall
it's 5 am i've no sleep at all
just thoughts of how i might
struggle through tomorow
too much time in one day
too much time to occupy
with boring thoughts
boring moods
boring bedtimes
won't tell a single soul
that my soul's gone
it's hard to write this song
it's all a joke
it's all been wrote down by
someone's that' probably dead

i might be leaving soon
i might be leaving soon

there's laughter from below
it's 1 am how could you have known
the thoughts of silence
that keep me from going
back to sleep at night
wish i could call someone i love
to stop thinking of myself
long look in the mirror,
just look so empty

you were right
i can't do this
i'm going crazy
it's fine by me
now you can see
how much i've become empty

i might be leaving soon
i might be leaving soon
i might be leaving soon

my dreams full of what's not real
i'll fly away and save the world
i'll make you proud someday
i just won't be around to see your face
my life is full of what's not here
i'll go away and save myself
i'll make you proud today
i just won't be around to see your face

flashback button

6 Temmuz 2009 Pazartesi

şu anı biriktirme mevzusu falan

....halbu ki biliyorsun her seferinde o deklanşöre basarken yahut blogun/kağıdın/peçetenin üzerine karalarken, o anı olduğu gibi yakalayamayacağını. ama bitmeyen garip bir isteklilik işte insandaki. misal portekiz'de çekilmiş yüzlerce fotoğraftan birini açmayalı ne kadar zaman oldu. güya hayatımın işte en bir güzel zamanı vs vs. yani dönüp bakmayacaksam eğer, yahut bakarken mutlanmayacaksam hesap ettiğim gibi, o anı yakalamanın, yakalayıp da bir harici belleğe yahut facebook a yüklemenin ne anlamı var?!
gelgelelim bütün bu rasyonel tespitler o istekliliği köreltmiyor. tek değişen yıllar geçtikçe çektiğim/çekildiğim fotoğrafların yahut yazdığım şeylerin trendden ziyade daha kişisel algıma dayalı olmaya başlaması. işte şimdi dönüp bakıyorum facebook arkadaşlarıma (!), milyon tane insan ayaklarıyla pizza kulesini tutmaya çalışıyor yahut eiffeli eliyle kavrıyor yahut times meydanındaki gökdelenlerden herhangibirinin onda birinin önüne kafasını monte ediyor (herkeste fisheye alacak para yok tabi kriz falan)... işte bu çizelgedeki klişeye en azından eiffel noktasında dur demiş olduğuma inanmak istiyorum. gittiğim yerlerde klişelerden ziyade köşede kalmışların daha fazla cazip gelmeye başladığını hissediyorum. işte müzeler, binalar, falanlar filanlardan ziyade insanlar ve hayatlar pek daha bir leziz gelmeey başladı damağıma. haritayla yürümekten nefret eder oldum. bir şehirde kaybolma fikrini seviyorum. fransada belçika birası içip, belçika da waffle yerine kebap yemekle ilgili bir sorunum yok artık. hala çok fotoğraf istiyor canım ama o da yalnız dolaştığı zaman eşlikçisi insanın. biri olduğu vakit yanımda o gönüllü oluyor zaten çekmeye. ve hayır kanada mapple leaf pin i almadım ve new york yankees tişörtü almayacağım.
anneme sordum geçen "kızım sen elitistentellektüelbirsıçımbişey olmuşsun, ankara'ya geldiğinde çiftlikte bir kokoreç ye bişeyin kalmaz" dedi. ordan house "bi sus kadın moron musun everybody lies" diye höykürdü.
o gün gelsin bakacaz artık hangi "diagnosis" doğru. house un ki mi annemin ki mi?
bahisleri açıyorum...