25 Ocak 2010 Pazartesi
Günün Murphy Kanunu
Kötü şeyler insanın başına, fiziki imkanlarının ve zamanın en kısıtlı olduğu durumlarda gelir ki, o "şeyler" ile başetmek çok daha zor olsun.
20 Ocak 2010 Çarşamba
Terminoloji
Ekonomi öğrencisiyim ben son bilmem kaç senedir. Sosyal bilimdir dediler Türkiye'de. Burda öyle demiyorlar. Öyle olsaydı "Social Sciences" departmanının altında olurdu şüphesiz. Halbu ki öyle değil. "Economic Development" diye bişey var mesela. Bir de "Development Studies", o başka. Şu anda bir ekonomi öğrencisi olarak "Spatial Sciences" fakültesinden aldığım "Population and Development" diye bir dersin sınavına çalışıyorum. Bambaşka bir terminoloji. Bambaşka bakış açıları, kriterler. Aynı mevzular. Evet, sosyal bilimlerde net bir tanım aramak anlamsız olur, kabul ediyorum. Ama artık beynim uyuşuyor literatür farklılıklarından. Önce dilden kaynaklanan terminolojik farklılıklarla baş etmeye çalışırken, şimdi farklı alanların terminolojileriyle başetmeye çalışıyorum. "Alan seç ve onda uzamnlaş" diyor bazı hocalarım. Yapamıyorum. Doğam buna izin vermiyor. "Development" çalışırken bir insan Ekonominin altında ve diğer tarafta "Developmental Studies" diye bir şey varken, nasıl görmezden gelebilir ki? Dallanınca da budaklar gözüme batıyor böyle. Tanımlama arzusu çeşitliliğe yol açıyor sosyal bilimlerde, amenna. Bu çeşitlilik, zenginliğidir diyoruz bilimin ekseriye. Peki ya zayıf noktasıysa. Ya biz bir şeyleri anlamnldırmaya, formülize etmeye çalışırken, aslında daha yalın çözülebilecekleri daha komplike hale getiriyorsak?!?
Yorgunum bugün biraz. Yorgunluğumun sebebi okumaların başında, fikirleri teorileri anlamaya çalışırken vuku bulmuş olsaydı keşke, ama değil! Yorgunluğum terimlerin içinde kayboluşumdan... Beynimi buzdolabına koyarsam biraz serinler mi acaba?
Yorgunum bugün biraz. Yorgunluğumun sebebi okumaların başında, fikirleri teorileri anlamaya çalışırken vuku bulmuş olsaydı keşke, ama değil! Yorgunluğum terimlerin içinde kayboluşumdan... Beynimi buzdolabına koyarsam biraz serinler mi acaba?
15 Ocak 2010 Cuma
Hollanda senin adın neden Hollanda?
Herşey bir anda oldu... "living in this city is like acting in a movie" dedim Nele'ye. Halbu ki Nele yanımda değildi. Aslında kimse yanımda değildi. Ben gecenin ikisinde bisiklete biniyordum boş Groningen sokaklarında. Hava muhtemelen eksilerdeydi ama üşümüyordum. Çünkü kanım dünyanın başka başka yerlerinde üretilmiş şaraplarla doluydu. Öğrenci bütçesine rağmen aynı gecede bir şişe chile, bir şişe fransız cabarnet bir şişe de menşeini bilmediğim bir rose devirebilirdim bu şehirde. Bugünkilere bakamayacak kadar kanıksamışım bu lüksü(!)artık..
Önce uzun bir sokakta gitmeye başladım. En yavaş adımarla pedalladım bisikletimi. Kaymayı göze aldım... Kayıp da serilmeyi karların üzerine... Düşmek istedim, ki canım tam yansın...
Pedalladım... Yolu açmışlar, tuzlamışlar besbelli donmasın diye. İki yanı kar yığını... Sol tarafımda boylu boyunca kanal.. Kanal da bot evler... Bot evlerde insanlar... Isınıyorlar belli ki, bacaları tütüyor... Uzun boş bir yol... Hem de sisli... Hem de sessiz, kimse yok...
Sonra başka bir ara sokağa döndüm, dönmemem gereken... Dönmem gerekmeyen ya da.. O da bir önceki kadar ıssız... İki tarafta kar yığınları. Bu sefer ki biraz daha küçük bir yol, yer yer kar kalmış yolun ortasında... Aynı sis, aynı boşluk... Gözümün alabildiği hiçbir yerde hiçbir canlı...
Sonra bir sokak daha, sonra bir tane daha... En son küçük bir gölet vardı sol yanımda eve gelmeden hemen önce.. Kanalmış evvelden belli ki. Buz kesmiş, donmuş... Üstünde ördekler, başlarını sokmuşlar gövdelerine uyuyorlar.
Kafamda binbir türlü müzik... Önce yaylılar giriyor, sonra nefesliler... Ney giriyor, usul usul üflüyor birileri... "Ney sesini çok severim" diye fısıldıyor kulağıma... O da yanımda değil halbu ki... Aklıma Emre geliyor sonra, can arkadaşım... Lisedeyken tutturmuştu ney üflemeyi öğrenicem diye. Ses çıkaramamıştı dahi. Şimdi o da "ekmek" peşinde... "Biz erken erip sonradan yolu şaşanlardanız" dedim, bu sefer kendime...
Pedallamaya devam ettim bisikletimi.. Ta ki kendi sokağıma çıkana kadar...
Sokağımın başına geldiğimde sola kıran bir araba görüp kızdım. Orada olmamalıydı. Bir ben ayakta olmalıydım o an. Film benim filmimdi ve ben şehri kapatmıştım bu akşam. Uygun efekt için sis bile ayarlamıştım, torpilim büyük yerdendi. Bu araba nerden çıkmıştı.. Sonra araba gitti... Sonra yaylılar... Sonra üflemeliler... Pedallamaya devam...
Gece 2 olmuş bile... "Kendime not düşmeliyim" dedim hemen bir heyecanla... Nasıl kitledim bisikleti, nasıl açtım ahşap kapıyı, nasıl çıktım daracık merdivenlerinden evimin(!).............
Bugün, çok değil bir yarım saat önce, herşey bir anda oldu... Bir anda, o yollarda bisikletimin üzerinde giderken gecenin bir vakti, şehrin sırrına erdim.
"Bu şehirde yaşamak bir filmde oynamak gibi"... Güzel değil, çirkin değil.. Ama film gibi...
Özleyeceğim... Burayı da...
Önce uzun bir sokakta gitmeye başladım. En yavaş adımarla pedalladım bisikletimi. Kaymayı göze aldım... Kayıp da serilmeyi karların üzerine... Düşmek istedim, ki canım tam yansın...
Pedalladım... Yolu açmışlar, tuzlamışlar besbelli donmasın diye. İki yanı kar yığını... Sol tarafımda boylu boyunca kanal.. Kanal da bot evler... Bot evlerde insanlar... Isınıyorlar belli ki, bacaları tütüyor... Uzun boş bir yol... Hem de sisli... Hem de sessiz, kimse yok...
Sonra başka bir ara sokağa döndüm, dönmemem gereken... Dönmem gerekmeyen ya da.. O da bir önceki kadar ıssız... İki tarafta kar yığınları. Bu sefer ki biraz daha küçük bir yol, yer yer kar kalmış yolun ortasında... Aynı sis, aynı boşluk... Gözümün alabildiği hiçbir yerde hiçbir canlı...
Sonra bir sokak daha, sonra bir tane daha... En son küçük bir gölet vardı sol yanımda eve gelmeden hemen önce.. Kanalmış evvelden belli ki. Buz kesmiş, donmuş... Üstünde ördekler, başlarını sokmuşlar gövdelerine uyuyorlar.
Kafamda binbir türlü müzik... Önce yaylılar giriyor, sonra nefesliler... Ney giriyor, usul usul üflüyor birileri... "Ney sesini çok severim" diye fısıldıyor kulağıma... O da yanımda değil halbu ki... Aklıma Emre geliyor sonra, can arkadaşım... Lisedeyken tutturmuştu ney üflemeyi öğrenicem diye. Ses çıkaramamıştı dahi. Şimdi o da "ekmek" peşinde... "Biz erken erip sonradan yolu şaşanlardanız" dedim, bu sefer kendime...
Pedallamaya devam ettim bisikletimi.. Ta ki kendi sokağıma çıkana kadar...
Sokağımın başına geldiğimde sola kıran bir araba görüp kızdım. Orada olmamalıydı. Bir ben ayakta olmalıydım o an. Film benim filmimdi ve ben şehri kapatmıştım bu akşam. Uygun efekt için sis bile ayarlamıştım, torpilim büyük yerdendi. Bu araba nerden çıkmıştı.. Sonra araba gitti... Sonra yaylılar... Sonra üflemeliler... Pedallamaya devam...
Gece 2 olmuş bile... "Kendime not düşmeliyim" dedim hemen bir heyecanla... Nasıl kitledim bisikleti, nasıl açtım ahşap kapıyı, nasıl çıktım daracık merdivenlerinden evimin(!).............
Bugün, çok değil bir yarım saat önce, herşey bir anda oldu... Bir anda, o yollarda bisikletimin üzerinde giderken gecenin bir vakti, şehrin sırrına erdim.
"Bu şehirde yaşamak bir filmde oynamak gibi"... Güzel değil, çirkin değil.. Ama film gibi...
Özleyeceğim... Burayı da...
6 Ocak 2010 Çarşamba
Nazim
Atav atmisti bloguna bir zaman. O zaman degil ama bu zaman bana gelsin....
"Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına,
Karanlığına boş bir dolabın
Omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
Uyusam gölgesinde bir haftalığına…"
Nazim
"Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına,
Karanlığına boş bir dolabın
Omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
Uyusam gölgesinde bir haftalığına…"
Nazim
31 Aralık 2009 Perşembe
şu yeni yıl mevzusu
yeni yıllarımın laneti var "kutlama" anlamında, tıpkı doğumgünlerimin de olduğu gibi. 1 (yazıyla bir) sürpriz doğumgünü partisi haricinde, okulda yalapşap kesilen pastalar, aile içinde çimdirilen yanaklar ya da danaya girer gibi 2-3 kişi kombine kutlamalarla geçti..
yılbaşlarından bahsetmiyorum bile. kutlamaya niyetlendiklerimin dahi akıbeti felaket.
işbu sebepten ben de yeni yıl kutlamalarına kafa tutar oldum. misal annemle babam geldi ziyarete, son on gündür yollardayız. groningen'e dönüşü 31 ine denk gelecek şekilde ayarladım ki, evde, pijama terlik kuruyemiş kombosuyla bir seneyi daha devirebilelim. gönül hatuna kalsa kadeh kaldıracaktı eiffel in ayağında ama neeeiin!
lanet dedim de niye dedim?
çünkü aralık ayı pis bir aydır. aralığa yol eden ekim kasım da bittabi...
yılın sonudur, yorgundur, muhasebesidir tercihlerin falan..
bir sonraki yılın bilinmezliğidir. nerede yaşayacaksın, nasıl yaşayacaksın, napacaksın stresidir. bir sonraki yılın başvurularıdır aralığı takip eden ocak ayı. bir de benim için bir yaş daha yaşlanmaktır.
"şu yaşa geldiğimde şunu şunu yapmış olacam" ları yapamadığının idrakıdır...
soğuktur bir de. hele böyle soğuk bir yerdeyken dize kadar kardır, eksi ondur, ayazdır, dondurmam gaymaktır..
o yüzden kutlamaların lanetli olduğu tesbitimin yanaklarından makaslar alırım.. kutlanacak bir hadise göremiyorum artık biten yıl/gelen yıl kombosunda.
bir gün, bebe belik, bilmem kaç senedir oturduğum kurulu düzenimde, tek derdim tombalada ikinci çinkoyu yapmak olursa, o zaman iki çatapat bir şampanya da ben patlatırım.
ama şimdilik kuruyemiş pijamayı hak ediyor yeni yıl hadisesi..
cümlemize happy new year.
adios estarabim, sağdan soldan estarabim au au!
yılbaşlarından bahsetmiyorum bile. kutlamaya niyetlendiklerimin dahi akıbeti felaket.
işbu sebepten ben de yeni yıl kutlamalarına kafa tutar oldum. misal annemle babam geldi ziyarete, son on gündür yollardayız. groningen'e dönüşü 31 ine denk gelecek şekilde ayarladım ki, evde, pijama terlik kuruyemiş kombosuyla bir seneyi daha devirebilelim. gönül hatuna kalsa kadeh kaldıracaktı eiffel in ayağında ama neeeiin!
lanet dedim de niye dedim?
çünkü aralık ayı pis bir aydır. aralığa yol eden ekim kasım da bittabi...
yılın sonudur, yorgundur, muhasebesidir tercihlerin falan..
bir sonraki yılın bilinmezliğidir. nerede yaşayacaksın, nasıl yaşayacaksın, napacaksın stresidir. bir sonraki yılın başvurularıdır aralığı takip eden ocak ayı. bir de benim için bir yaş daha yaşlanmaktır.
"şu yaşa geldiğimde şunu şunu yapmış olacam" ları yapamadığının idrakıdır...
soğuktur bir de. hele böyle soğuk bir yerdeyken dize kadar kardır, eksi ondur, ayazdır, dondurmam gaymaktır..
o yüzden kutlamaların lanetli olduğu tesbitimin yanaklarından makaslar alırım.. kutlanacak bir hadise göremiyorum artık biten yıl/gelen yıl kombosunda.
bir gün, bebe belik, bilmem kaç senedir oturduğum kurulu düzenimde, tek derdim tombalada ikinci çinkoyu yapmak olursa, o zaman iki çatapat bir şampanya da ben patlatırım.
ama şimdilik kuruyemiş pijamayı hak ediyor yeni yıl hadisesi..
cümlemize happy new year.
adios estarabim, sağdan soldan estarabim au au!
28 Aralık 2009 Pazartesi
oteller falan
çalışma masasının çekmecesinde incil olan bir oteldeyim şimdi, brükselde.
bir keresinde doğu karadenizde seccade görmüştük bir odada da nasıl şaşmıştık annemle. şaşmamak lazımmış.
bu da business style: the new tastement...
bir keresinde doğu karadenizde seccade görmüştük bir odada da nasıl şaşmıştık annemle. şaşmamak lazımmış.
bu da business style: the new tastement...
16 Aralık 2009 Çarşamba
yine şu gurbet mevzusu
Bugün Aynur'la karlı Hollanda sokaklarında yürürken (işte yıllardır özlemini çektiğim giriş)..
Ne diyordum, hah, yürürken, Türk öğrenciler muhabbeti açıldı. Burada, Groningen Universitesi'nde öğrenim gören Türklerin sayısı doktoralarla falan beraber 30 civarı yanılmıyorsam (fazlası vardır azı yoktur). Hesap ettim bunlardan bir 10 tanesini falan biliyorum, 5 iyle falan da görüşüyorum. Aynur Zernike Kampüsü'nde ne kadar çok Türk olduğundan bahsederken muhabbet döndü dolaştı, yurt dışında Türklerle Türk oldukları için görüşme muhabbetine geldi yine. Bu böyle dünün bugünün muhabbeti de değil. Ezelden beri, belirli bir sürenin üzerinde yurt dışında kalan insanın bünyesine zuhur eden bir ikilemdir diye tahmin ediyorum. Ne Türklerin içine yekten kaynamak istersin, ne de o komüniteden uzak durabilirsin. O yüzden kimsenin daha evvel varamadığı bir fikre varmış olduğumu falan düşünmüyorum. Ama muhabbetimizin üzerine eve geldiğimde, Jönköping'den Burak'ın, geçmiş de yazdığım bir cinnet postuna yorumunu görünce, dedim bu tesadüf bir cilayı hak ediyor. Buyurunuz burdan yakınız gurbetlik cigaralarınızı bu akşam o yüzden;
Bilen bilir benim öyle geleneksel konularda hiç gocunmam olmadığını. Rakı muhabbetini, göbek havalarını yer yer sevdiğim gibi, çok türkü de ağlamışlığım, gurbet günlerinde bütün yöresel yemekleri pişirmişliğim, Türkiye'den gavur ellere kutu kutu lokum, türk kahvesi ve bilimum yöresel lezzetleri taşımışlığım vardır bir elçi edasıyla. İsveç de iken ayda bir Huskvarna'daki Arap marketinden, burdaysa haftada bir Türk marketinden alışveriş yapıyor, her seferinde de anlamını düşünmeksizin "alllllaaah bereket versin" demekten pek keyif alıyorum esasen. Perşembe akşamları porto şarabımı yudumlarken, Aşk-ı Memnu izlediğimi falan da saklayacak değilim. Jazz korosunda Aqua de Beber söylerken, ritm tutucam diye ankara havası oynamaya başlamışlığım dahi vardır. Hiç umursamıyor gibi görünüp 5 saat sigara böreği sarabilirim bir international day için. Ama bütün bunlar ben, bütün bunlar benim ve bütün bunlar geldiği gibi... Yani Türkiye'de nasıldıysa öyle dürtüler içimde. Ne bir uyum sağlama telaşına girdim, ne de Türküm ben heleloyyy kafalarına... O vakit nefret ettiğim Tarkan'dan hala nefret ediyor, elektrikli bağlamanın sesine hala tahammül edemiyorum misal(sırf bu yüzden çok sevdiğim halde müziklerini, üç şarkıdan fazla Babazula bile dinleyemem). Sırf Türkiye'yi temsil ediyor diye Hadise'ye bok atmaktan çekinmeyeceğim gibi, Norveç'e oy verirken de elim titremez. Benimle ilk tanışıldığı vakit kim olduğumdan önce, Türkiye'nin Avrupa Birliğine Girmesi hakkında ne düşündüğüm ise merak ettiği karşımdakinin, koşarak kaçmak isterim. Ve bu örnekler böyle uzaaar gideeeer.
Bütün bunları anlattım çünkü ben insanların, normalde iletişim kurmayacakları, arkadaşlık etmeyecekleri insanlarla, sırf yurt dışında "bir avuç" Türk oldukları için arkadaş olmalarını anlamıyorum, anlayamıyorum. Eğer sana lazım olan, lazım gelen Türk ise yurt dışına çıkmak neden?! Her gittiğim yerde, bir şekilde en yakınımda bir Türk oldu. Ama şunu çok rahat söyleyebilirim ki bunu mümkün kılan herşeyden önce "aynı dili" konuşabiliyor olmaktı. Ve burda aynı dilden kasıt safi Türkçe değildir tahmin edilebileceği üzere.
Ben "Türk'e Türk'den başka yoktur dost nimet" dalgalarına inanmıyorum. (Nice Türk arkadaşımı toplasan bir Rasa, bir Marc etmez misal nazarımda.)
Ve biraz faşizanda olsa, insan ilişkilerini, millet kimliğinden bağımsız düşünemeyen bir insanın, turistik sebepler, kısa süreli ikametler haricinde yurt dışında bulunmasının hata olduğunu söylüyorum.
İşte kırk milletten göç alan Almanya'daki Türk problemi, işte yurt dışından ihraç edilen damatlar gelinler, işte 19 dan sonra evlendirmeler kız çocukları, işte hala ülkesinde yaşadığı ve aynı dili konuştuğu adama "gavur" demeler... O insanların haklı sebepleri var en azından. Neredeyse yarım yüzyıl önce başlayan bir göçün, dil bilmeden etmeden, doğru düzgün bir uyum/uyuşma politikası olmadan, saçma sapan koşullara entegre edilmiş insanları onlar. Peki ya biz, lisansını masterını yapmış, deliler gibi ingilizce konuşabilen, iletişim konusunda sıkıntısı olmayan biz milletçilik yaparsak ne fark kalıyor o burun kıvırdığımız göçmenlerden? Onları yerip de kendimizi yermezsek riyakar olmuyor muyuz?
Bu kadar lak lak yapan kendim de dahil, yurt dışında yaşamaya meyil etmiş herkesin şapkasını önüne çıkarıp bir düşünmesi gerekiyor bence.. Demem budur.
Ve dip not: Kimsenin bir üstünlüğü ya da eksikliği değil, herşeyin herkese göre olmadığıdır vesvesem. Demişler ya "Hacı hacı olmaz gitmekle Mekke`ye, dede dede olmaz gitmekle tekkeye" diye.. O hesap işte...
Ne diyordum, hah, yürürken, Türk öğrenciler muhabbeti açıldı. Burada, Groningen Universitesi'nde öğrenim gören Türklerin sayısı doktoralarla falan beraber 30 civarı yanılmıyorsam (fazlası vardır azı yoktur). Hesap ettim bunlardan bir 10 tanesini falan biliyorum, 5 iyle falan da görüşüyorum. Aynur Zernike Kampüsü'nde ne kadar çok Türk olduğundan bahsederken muhabbet döndü dolaştı, yurt dışında Türklerle Türk oldukları için görüşme muhabbetine geldi yine. Bu böyle dünün bugünün muhabbeti de değil. Ezelden beri, belirli bir sürenin üzerinde yurt dışında kalan insanın bünyesine zuhur eden bir ikilemdir diye tahmin ediyorum. Ne Türklerin içine yekten kaynamak istersin, ne de o komüniteden uzak durabilirsin. O yüzden kimsenin daha evvel varamadığı bir fikre varmış olduğumu falan düşünmüyorum. Ama muhabbetimizin üzerine eve geldiğimde, Jönköping'den Burak'ın, geçmiş de yazdığım bir cinnet postuna yorumunu görünce, dedim bu tesadüf bir cilayı hak ediyor. Buyurunuz burdan yakınız gurbetlik cigaralarınızı bu akşam o yüzden;
Bilen bilir benim öyle geleneksel konularda hiç gocunmam olmadığını. Rakı muhabbetini, göbek havalarını yer yer sevdiğim gibi, çok türkü de ağlamışlığım, gurbet günlerinde bütün yöresel yemekleri pişirmişliğim, Türkiye'den gavur ellere kutu kutu lokum, türk kahvesi ve bilimum yöresel lezzetleri taşımışlığım vardır bir elçi edasıyla. İsveç de iken ayda bir Huskvarna'daki Arap marketinden, burdaysa haftada bir Türk marketinden alışveriş yapıyor, her seferinde de anlamını düşünmeksizin "alllllaaah bereket versin" demekten pek keyif alıyorum esasen. Perşembe akşamları porto şarabımı yudumlarken, Aşk-ı Memnu izlediğimi falan da saklayacak değilim. Jazz korosunda Aqua de Beber söylerken, ritm tutucam diye ankara havası oynamaya başlamışlığım dahi vardır. Hiç umursamıyor gibi görünüp 5 saat sigara böreği sarabilirim bir international day için. Ama bütün bunlar ben, bütün bunlar benim ve bütün bunlar geldiği gibi... Yani Türkiye'de nasıldıysa öyle dürtüler içimde. Ne bir uyum sağlama telaşına girdim, ne de Türküm ben heleloyyy kafalarına... O vakit nefret ettiğim Tarkan'dan hala nefret ediyor, elektrikli bağlamanın sesine hala tahammül edemiyorum misal(sırf bu yüzden çok sevdiğim halde müziklerini, üç şarkıdan fazla Babazula bile dinleyemem). Sırf Türkiye'yi temsil ediyor diye Hadise'ye bok atmaktan çekinmeyeceğim gibi, Norveç'e oy verirken de elim titremez. Benimle ilk tanışıldığı vakit kim olduğumdan önce, Türkiye'nin Avrupa Birliğine Girmesi hakkında ne düşündüğüm ise merak ettiği karşımdakinin, koşarak kaçmak isterim. Ve bu örnekler böyle uzaaar gideeeer.
Bütün bunları anlattım çünkü ben insanların, normalde iletişim kurmayacakları, arkadaşlık etmeyecekleri insanlarla, sırf yurt dışında "bir avuç" Türk oldukları için arkadaş olmalarını anlamıyorum, anlayamıyorum. Eğer sana lazım olan, lazım gelen Türk ise yurt dışına çıkmak neden?! Her gittiğim yerde, bir şekilde en yakınımda bir Türk oldu. Ama şunu çok rahat söyleyebilirim ki bunu mümkün kılan herşeyden önce "aynı dili" konuşabiliyor olmaktı. Ve burda aynı dilden kasıt safi Türkçe değildir tahmin edilebileceği üzere.
Ben "Türk'e Türk'den başka yoktur dost nimet" dalgalarına inanmıyorum. (Nice Türk arkadaşımı toplasan bir Rasa, bir Marc etmez misal nazarımda.)
Ve biraz faşizanda olsa, insan ilişkilerini, millet kimliğinden bağımsız düşünemeyen bir insanın, turistik sebepler, kısa süreli ikametler haricinde yurt dışında bulunmasının hata olduğunu söylüyorum.
İşte kırk milletten göç alan Almanya'daki Türk problemi, işte yurt dışından ihraç edilen damatlar gelinler, işte 19 dan sonra evlendirmeler kız çocukları, işte hala ülkesinde yaşadığı ve aynı dili konuştuğu adama "gavur" demeler... O insanların haklı sebepleri var en azından. Neredeyse yarım yüzyıl önce başlayan bir göçün, dil bilmeden etmeden, doğru düzgün bir uyum/uyuşma politikası olmadan, saçma sapan koşullara entegre edilmiş insanları onlar. Peki ya biz, lisansını masterını yapmış, deliler gibi ingilizce konuşabilen, iletişim konusunda sıkıntısı olmayan biz milletçilik yaparsak ne fark kalıyor o burun kıvırdığımız göçmenlerden? Onları yerip de kendimizi yermezsek riyakar olmuyor muyuz?
Bu kadar lak lak yapan kendim de dahil, yurt dışında yaşamaya meyil etmiş herkesin şapkasını önüne çıkarıp bir düşünmesi gerekiyor bence.. Demem budur.
Ve dip not: Kimsenin bir üstünlüğü ya da eksikliği değil, herşeyin herkese göre olmadığıdır vesvesem. Demişler ya "Hacı hacı olmaz gitmekle Mekke`ye, dede dede olmaz gitmekle tekkeye" diye.. O hesap işte...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)